T.C. HÜKÜMETİ NEREDE ?

Günlük hayatın koşturmacası ve telaşı içinde gereği gibi üzerinde duramadığımız ve çoğu zaman da medyanın gizlemeye çalıştığı olaylardan yakın zamanda dikkatimizi çekenlerin bazılarını hatırlamak ve yorumlamakta yarar var.

15-16 Haziranda Diyarbakır’da genelde kamuoyunca tanınan isimlerin katıldığı “Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı” yapıldı. Hükümetin ve ana muhalefetin peşine takılarak siyasi rant ve oy peşine düştüğü Gezi parkı olayları sonrası ortaya çıkan protestolar yüzünden kamuoyumuz, yani milletimiz, bunu tam olarak anlayamadı ve tam olarak değerlendiremedi. Katılanlar toplantı sonunda bir yerlerden aldıkları cesaretle bir de sonuç bildirgesi açıkladılar. Sonuç bildirgesinde bölücü hain ve terörist başı İmralı canisi bebek katili Abdullah Öcalan’a özgürlük ve Kürtçe eğitim, bölgeye resmi statü, PKK’nın terör listesinden çıkarılması gibi isteklerini açıkladılar. Ayrıca bu toplantı ile bölgenin özgür geleceği için anlamlı bir adım attıklarını ve tarihi kararlar aldıklarını belirttiler. Sonuç bildirisinde dediler ki:

- Abdullah Öcalan Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümü için … için samimi ve ciddi adımlar atmıştır. Konferansımız hükümetin aynı ciddiyetle ve samimiyetle adımlar atması gerekir

-Delegasyonumuz, bu aşamada, hükümetin hala kullanmakta olduğu dil ve üslup, yeni karakol yapımları, koruculuğa yeni kadroların açılması ve askeri hareketlilik gibi uygulamalardan kaygı duymaktadır.Kamuoyunda güven yitimine ve samimiyetin sorgulanmasına yol açan bu uygulamaların derhal sonlandırılması çağrısında bulunur.

-Konferansımız, bu bağlamda, müzakere sürecini sağlıklı ve güvenli bir biçimde sürdürülmesi içindemokratik çözüm sürecinin başat aktörü sn. Abdullah Öcalan’ın özgürlüğünü talep eder.

-Kürdistan halkları kendi tercihleriyle statülerini (özerklik-federasyon-bağımsızlık gibi) belirleme hakkına sahip olduğunu, Kürdistan halklarının kendi kaderini tayin hakkının sadece Kürdistan halkının kararına ve onayına bırakılması konferansımızda ortaklaşılan bir ilkedir… -Delegasyonumuz, çağdaş demokratik bir anayasa yapılmasını talep eder. Kürdistan halklarının kendi kimliği ile örgütlenme özgürlüğü, anadilde eğitim ve Kürtçenin resmi dil olarak kabulü, anayasal güvence altına alınmalıdır.

-… İçerisinde siyasetin-sivil toplum örgütlerinin-yerel yönetimlerin ve farklı grupların da olduğu bir mekanizma kurularak, kamu kaynaklarının pozitif ayrımcılık ilkesi temelinde Kürdistan’a aktarılmasının sağlanması gerektiğini önemle vurgular…

-… Kuzey Kürdistan birlik ve çözüm konferansı 20.yy. boyunca tekleştirici politikalar nedeniyle kendi topraklarından kopmuş tüm kesimleri geri dönmeye çağırır.

- Konferansımız, Suriye parçasında kendi öz gücüyle ve kendi özgün siyasetiyle gerçekleşen halk devriminin yanında olduğunu belirtir. Kürt yüksek konseyi şahsında, birliğini ve ittifakını büyük ölçüde sağlamasını önemli görür.

-... Konferansımız tüm uluslararası örgüt ve devletlerden PKK’nın terör listesinden çıkarılmasını talep eder… Toplantı sonunda sonuç bildirgesinin, BM, İKÖ, AB ve hükümete de gönderileceği açıklandı.

Bölücü başı Öcalan da konferansa gönderdiği mesajda kendisinin tek başına karar almasının demokratik ve gerçekçi olamayacağını belirtmiş ve “konferansta alınacak ortak kararlar, her birimizin arkasında duracağı perspektif olacaktır” demiştir. Böylece bölgedeki bütün bölücü örgütler ve aktörler Türkiye Cumhuriyetine karşı Öcalan başkanlığında güç birliğine gitmiş ve bölgede Devletten yana olan halkımız da Öcalan ve bölücü örgütün insafına terk edilmiştir.

1984'ten bugüne kadar 30.000'in üzerinde vatan evladının ölümüne yol açan terör örgütü, on binlerce çocuğumuz sakat kalmasına neden olmuştur, örgüt dün ne istiyorsa bugün de onu istiyor, dün bu örgütle mücadele yapıldı, insanlarımız hayatını kaybetti. Sakat kaldı. Terörle mücadeleyi devlet kazandı ama dış baskılar ve acziyet yüzünden şimdi masada örgüte bir takım haklar verilmeye çalışılıyor. Bu kabul edilemez.

Elbette, son yıllarda ülkemizin en hassas sorunu bölücülüktür.Hukukta, bir devletin içinde, onun vatandaşı olarak yaşayanlardan bir bölümünün, milli birlik ve bütünlüğe karşı çıkarak yaşadıkları toprak parçası ile birlikte o devletten ayrılma çabalarına veya o devletin vatandaşı olmayanların da bir toprak parçası üzerinde hak talep etmelerine bölücülük deniyor. Bölücülük dünyanın her yerinde suçtur ve mutlaka cezalandırılır. Müzakere ve pazarlık yolunu seçerseniz bu, mücadele edecek, cezalandıracak gücünüz yok anlamına gelir. Bölücülük suçu TCK. 125. Maddesinde düzenlenmiştir ve cezası idamdır. Nitekim bu suçtan dolayı bölücü başı, İmralı adasında bağımsız Türk mahkemesi tarafından yargılanmış, 29 haziran 1999'da TCK 125. Maddesi uyarınca idama mahkum edilmiştir. Bu karar, Yargıtay 9. Ceza dairesi tarafından 25 Kasım 1999'da onanmıştır. Anayasamızın 138/4 maddesine göre; yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır. Bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez. Aksi takdirde ülkede huzur olmaz, anarşi olur. Atatürk’ün dediği gibi "Bir memlekette adalet mevcut olmazsa, o memlekette anarşiden başka bir şey yoktur, orada hükümet yoktur, orada hiçbir şey yoktur."

Aslında, 2007 yılında “Kuzey Kürdistan” ifadesinin yer aldığı bir yazı yayımladığı için haftalık yayın yapan bir yerel gazete sahibi ve sorumlu müdürü , Adana Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandı ve Gaziantep cezaevine konuldu. Gazeteci, Ceza Yasası’nın (TCK) 302. Maddesi uyarınca ve "devletin birliği ve ülke bütünlüğünü bozmak" iddiasıyla yargılandı. Çünkü bölücülük suçtu. Hala da suçtur.

Dün “Kuzey Kürdistan” tanımlamasını yargılayan bir anlayış bugün tamamen sessiz kalıp, görmezden, duymazdan, bilmezden geliyor. Bunun bir nedeni olmalı. Biz de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak soruyoruz:

T.C. Hükümeti nerede?

Bu konferanstan 1 hafta kadar sonra 2013 yılı 24 Haziran günü gazetelerde bir haber ve bazı televizyon kanallarında çekilmiş görüntüler yayınlandı. Haber şöyle:

“PKK kendi polis teşkilatını kurdu”

Gezi olaylarıyla birlikte güneydoğu bölgesinden yüzlerce polis Türkiye’nin çeşitli bölgelerine getirildi. Peki, sonra ne oldu. Şırnak’ın Cizre ilçesi’nde PKK’ya yakınlığıyla bilinen Yurtsever Devrimci Gençlik hareketi (YDG-H) asayiş birimlerinin kuruluşunu törenle ilan etti. Törenin askeri kurallara göre yapılması dikkat çekerken, asayiş üyelerine diploma verildi. Gençler tarafından oluşturulan güvenlik birimleri Nusaybin ve idil caddeleri’nde kimlik kontrolleri yaptı. PKK’ya yakın Fırat Haber Ajansı’nın haberine göre, kontrol yapan gençlere polis kısa süre sonra müdahale etti. Akşam saatlerinde ellerinde telsiz ve Abdullah Öcalan fotoğraflı tişörtler giyen YDG-H’li gençler, kimlik kontrollerine devam etti.”

Ülkemizin bir bölgesinde Türk Polis Teşkilatının dışında bir Güvenlik birimi oluşturulup, bölücü başı resmi baskılı üniformalarıyla sözde kontroller yapılıyor. Sınırlarımızı ve sınırlarımızı koruyacak askerlerimiz için karakol inşaatına giden mühendislerimiz kaçırılıyor. Lice’de sınır karakolu yapılması engelleniyor. Jandarma karakoluna saldırılıyor ve bir uzman çavuşumuz kaçırılıyor. Tunceli’de bir köyümüze silahlı saldırı yapılarak devletimize gözdağı veriliyor.Ve biz de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak soruyoruz:

T.C. Hükümeti nerede?

25 Haziran 2013 tarihinde yurt dışı kaynaklı bir haber çıktı gazetelerde. Haber şöyle:

“ PKK'nın iki numaralı ismi Murat Karayılan Alman “Die Welt” gazetesine konuştu. Karayılan gazeteye verdiği demeçte, tarihi bir süreç olarak tanımladığı barış sürecinin üçüncü aşamasının tamamlanmasıyla birlikte Abdullah Öcalan’ın da serbest kalacağını iddia etti.

“Öcalan'ın önümüzdeki dönemde serbest bırakılmasını mı istiyorsunuz?” sorusuna Karayılan şu yanıtı verdi: “Bu barış sürecinin nasıl ilerlediğine bağlı. Şimdi önemli olan onun daha aktif rol alabilmesi ve bizim hareketimizle daha rahat irtibata geçebilmesi için hapishane koşullarının iyileştirilmesidir. Eğer barış sürecinin üçüncü aşaması tamamlanırsa herkes gibi Abdullah Öcalan da özgür olacak” dedi.”

Lice’de KCK açıklama yapıyor. Diyor ki:”…Hükümet sözlerini yerine getirmiyor. Böyle giderse süreç yürümez.”

Ve biz Türk halkı olarak hala verilen sözleri bilmiyoruz.

Son gelişmeler, “Kuzey Kürdistan Konfransı”, farklı bir Polis teşkilatı oluşturma girişimi, Kandil’deki katil örgüt liderinin son açıklamaları hep İmralı’daki bölücü başı ile siyasi irade arasında yapılan müzakere ve pazarlıkları işaret ediyor. Siyasi irade açıklamıyor ama, karşı taraf açıklıyor. Bölücü başı Öcalan ile ilgili serbest bıraktırma çabaları da bu görüşmelere dayanıyor olmalı.

Oysa, Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 29.06.1999 tarihli kararı ile kurduğu silahlı terör örgütü PKK'yı, aldığı kararlar ve verdiği emir ve talimatlarla sevk ve idare ederek, devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmağa matuf eylemleri gerçekleştirdiği sabit görüldüğünden, eylemine uyan TCK'nun 125. Maddesine göre ölüm cezası ile cezalandırılan Abdullah Öcalan ve dolayısıyla PKK terör örgütü ile yürütülen, müzakerelerin de kanunlarımıza göre suç olması gerekir. Bu yüzden konu ile ilgili davalar da açılmıştır. Görüşülen ve müzakere yürütülen terör örgütünün nihai amacı, Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde bağımsız ve müstakil bir Kürdistan devleti kurmaktır. Böyle bir amacı taşıyan bir terör örgütünün, devlet tarafından ne amaçla olursa olsun muhatap alınması, onunla silah bıraktırmak veya başka herhangi bir amaçla görüşme yapması, herhangi bir konuyu müzakere etmesi, onun devlet tarafından tanınması, uluslararası hukuk alanında muhatap alınabilecek hukuki bir statü kazanması sonucunu doğurur. Bugün gelinen durum da budur.

Aynı kararda TCK'nun 31. Maddesine göre, terör örgütü PKK’nın kurucusu ve lideri konumunda olan Abdullah Öcalan’ın, ömür boyu kamu hizmetlerinden yasaklanmasına, 33. Maddeye göre de, ceza süresi içerisinde yasal kısıtlılık altında bulundurulmasına karar verilmiştir. Türk medeni kanununa göre hakkında yasal kısıtlılık kararı verilmiş bir kişinin medeni haklarını kullanması ortadan kalkmış demektir. Başka bir ifade ile hukuken Abdullah Öcalan ile yapılan her türlü iş veya işlem yok hükmündedir. Yani herhangi bir kişi, kurum veya kuruluşun, hakkında kesinleşmiş yasal kısıtlılık kararı bulunan terör örgütü kurucusu ve lideri ile müzakere ve görüşme yapması bu yönüyle de imkânsızdır. Ama yapılıyor işte. Bu da ne kadar hukuk devleti olduğumuzun bir başka işaretidir.

Bütün yukarda söylediklerimiz ve söz konusu Konferans sonrası açıklanan sonuç bildirisi ışığında aşağıdaki soruların cevaplarının milletimize verilmesi şarttır:

1- Konferansta alınan kararların ne anlama geldiğini milletimize açıklanmış mıdır?

2- Ülkenin idari ve siyasi sistemi içerisinde belirli bölgelere özerklik verilmesi gibi bir uygulama olabilir mi? Böyle bir söz verilmiş midir?

3- Verilmemişse, o zaman Kuzey Kürdistan neresidir?

4 - Ülke toprakları içinde yasama görevini yapan TBMM ve yürütme görevini üstlenen Bakanlar Kurulu dışında başka idari yapılanmalar ortaya mı çıkmıştır?

5-Çıkmışsa bu Türkiye’yi bölmek değil midir?

6-Konferansta alınan kararlarda ve Kandil’den yapılan açıklamalarda Öcalan'a özgürlük istenmektedir. Bu konuda daha önce siyasi irade bir söz vermiş midir?

7-Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde Kürtlerin kendi statülerinin kendi belirleyeceği kararı alınmıştır. Bu suç değil midir? Bundan siyasi iradenin haberi var mıdır?

8- Bölgede Kürtçe eğitim yaptırılması sözü verilmiş midir?

9- Kürtçenin resmi dil olarak kabulü, anayasal güvence altına alınacak mıdır? Böyle bir söz verilmiş midir?

10- Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı ve sonuç bildirgesindeki bölücü hususlara hükümetin niçin bir tepkisi olmamıştır?

Ülkenin birliğinden yana olan herkes gördü ki, Türkiye’nin güneydoğu bölgesini, “Kuzey Kürdistan” olarak niteleyen bu konferansa Türkiye’nin bölünmesini isteyen gruplar katılmıştır. Bölgenin adı bilerek ve isteyerek “Kuzey Kürdistan, olarak belirtilmiştir. Düzenlenen konferansa katılanların “Kürdistan Meclisi” olarak görev yapacağı ve daha sonraki süreçte bir tür yerel parlamento gibi çalışacağı da açıklanmıştır.

Bazıları tarafından ısrarla “Çözüm süreci” denen şeyin, 4 parçalı büyük Kürdistan’ın Türkiye’de planlanan kısmını resmileştirme çabaları olduğu ortaya çıkmıştır.

Türkiye içinde Kürt devleti kurmaktan içeri alınan KCK’lılar, Öcalan’ın açıkladığı gibi, aşamalı olarak serbest bırakılıyorlar. Serbest bırakılan KCK’lılar da sözde Kürdistan’ın bürokratları oluyorlar. Diyarbakır Lice’de Türk Devletinin güvenlik amaçlı Jandarma karakolu yapmasına karşı çıkıyorlar. Güvenlik güçlerimizin üstüne yürüyorlar. Ateş açıyor, Molotof kokteyli atıyorlar. Maalesef 1 kişi hayatını kaybediyor, 10 kişi de yaralanıyor. Olaylarla ilgili açıklamayı KCK yapıyor. Biz de, Türkiye Cumhuriyeti olarak hükümetimizin ne yapacağını merak ediyor ve bekliyoruz. Aslında PKK’nın bu süreçte eylem yapmaması, tek taraflı bir kararın sonucu gibi gözükmüyor. PKK, eylem yapmama konusunda, Öcalan’dan ve galiba siyasi iradeden bağımsız olarak hareket etmiyor.

Gelişmeler ülkemizdeki bölücü militanların çok az sayıda Irak’a geçtiklerini, çoğunun pervasız ve korkusuzca ülkede cirit attığını da açıkça ortaya koymaktadır.

İyi de, kim niçin kandırılmaktadır ve T.C. Hükümeti nerededir?

Evet, T.C. Hükümeti ne yapmaktadır?

** Prof. Dr. Cemalettin TAŞKIRAN beyin haberiniz.com sitesindeki 02.07.2013 tarihli yazısı

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.