SUYUMUZ NİYE KESİK?

Elazığ’da çoktandır korktuğum bir hastalık husule geldi…

“Kanıksamak” rahatsızlığının artık şehrimizin her kesimine işlediğini gözlemliyorum.

Belediye şehirde yok denecek düzeyde, kaldırım işgalleri had safhada, asayişsizlikten söz ediyor herkes, okul önleri birbirine geçiyor…

Say sayabilirsen…

Ve en önemlisi kışın kendini hissettirmeye başladığı şu günlerde “suyumuz kesiliyor…”

Ama herkes susuyor ve her şey çok normalmiş gibi davranıyor…

Meseleye “her tarafı suyla çevrili bir il” diye girecektim ama her halde biliyorsunuz…

Suyun her tarafta olması çok önemli değil ki, önemli olan suyun musluktan akması…

Yıllar önce, İstanbul’da musluktan gelmesine alıştığımız “tısss” sesinin, 2010’lu senelerde neredeyse sudan boğulacağımız bir şehirde duyulması beni ürkütüyor…

Belediyeyi aradım, “mahallenizde bakım çalışması var” dediler…

Mahalleyi baştan aşağı dolaştım, hiçbir yerde en ufak bir çalışmada yok, patlamada…

Ortalıkta dolaşan “belediyenin AKSA’ya olan 4.5 trilyon borcundan dolayı her gün 4 saat P1 pompasına elektrik verilmediği” iddiası üzerine AKSA’ya müracaat ettim.

Yetkililer bu durumun geçen aylarda olduğunu, ancak belediye ile oturup konuşmaları sonunda bir ödeme planı çıkardıklarını, bundan sonra elektriklerin kesilmeyeceğini, dolayısıyla sularında akacağını ifade ettiler…

İfade ettiler etmesine de, ben çevremdeki herkese bu müjdeyi verdiğim Cuma günü, şehrin birçok yerinde yine sular akmıyordu…

Belediyenin borcu çok, bunu herkes biliyor ve konuşuyor.

Elazığ’ın su ihtiyacı da çok pahalı karşılanıyor.

Derin kuyulardan suyun elektrik marifetiyle çekilmesi, şehre pompalanması hep elektrikle oluyor ve bu da maliyeti yükseltiyor…

Tamam…

Buna da itiraz yok…

Kendi cazibesiyle gelecek bir suyun şehre daha ucuza verileceği de tartışılmaz…

Yahu bunların hepsi iyi hoş da, vergisini ödeyen, su parasını günü gününe yatıran, kaçak elektrik, su kullanmayan ben mi yapacağım bu işleri?

Yetkili kim?

Sorumluluk alması gereken kim?

Yapması gereken kim?

Bu hizmetleri gerçekleştirmesi gerekenler mi suçlu, yoksa onları oraya oturtan bizler mi?

Boş verin, en iyisi hepinizin duyduğu, bildiği bir hikâyeyle bağlayalım, kim ne alırsa alsın üstüne…

1960’lı yıllar... Elazığ Akıl Hastanesi’nden personelin bir ihmali sonucu bütün deliler kaçar, Elazığ’ın cadde ve sokaklarına dağılırlar. Toplam 423 deli kaçmıştır.

Yetkililer panikler... Başhekime koşup “Doktor Bey ne yapalım” diye sorarlar. Zamanın ünlü doktoru Başhekim Mutemet Bey:

“Bana bir düdük verin ve arkama yapışarak gelin” der.

Doktor önde birkaç personeli arkasında Elazığ’ı “çuf çuf” nidalarıyla dolaşırlar...

Başhekimin tahmini tutmuştur, bütün deliler bu kuyruğa girer trene vagon olurlar.

Lokomotif, yani Başhekim Mutemet Bey, yönünü hastaneye çevirince hepsi birlikte trencilik oynayarak hastaneye geri dönerler...

Sorun çözülmüştür... Ancak esas sorun akşam yoklama yapıldığı zaman ortaya çıkar: Hastaneye trencilik oynayarak gelenlerin sayısı 612 kişidir.

Başka söze gerek var mı?

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.