BEKİR’İN OĞLU

Bugün size bir hikâye anlatacağım… Aslında roman yazmak isterdim ama buna ne yerim müsait, ne de durumum…

Ama siz isterseniz roman niyetine, isterseniz de masal niyetine okuyun… 
Evet, Bekir’in Oğlu’nun hikâyesini yazacağım…
Bekir, Ağınlı…
Ağın’ın baraj tarafından arası kesilen Elazığ yönündeki Saraycık köyünden… Ama onlar kısaca Saracık diyorlar…
Türkçeyi zar zor öğrenmiş, ama Türklükleriyle övünen Saracık köyünden…
Bekir, Mehmet Ali’nin oğlu… Çocukluğu Ağın’da, çileyle, mücadeleyle geçti…
Babası Mehmet Ali gibi belediyede işçiydi Bekir… Çok çalışırdı, temiz çalışırdı…
Görevinden arta kalan zamanlarda bulduğu her işi yapardı…
Bekir bir gün evlendi ve bir erkek çocuğu oldu. Adını dedesi gibi çalışkan, babayiğit olsun diye Mehmet koydu…
Mehmet gerçekten dedesi gibi çalışkan, babası gibi sessiz ve efendi ve her ikisine inat “aslan” gibiydi…
Mehmet, daha iyi okusun diye geldikleri Elazığ’da zor da olsa bir daire aldılar.
Mehmet okuyabileceği kadar okudu, liseye bitirdikten sonra iki yıllık bir bölümü bile kazandı. 
Mehmet, Okuldan arta kalan zamanlarda bir avukata yardım ediyor, yazları Ağın’daki dedesinin bağ-bahçe işlerine katkıda bulunuyordu.
Bekir’in babası Mehmet Ali, rahatsızlandı… O iş deyince dağları deviren, koskoca Mehmet Ali, felç olmuştu, baston yardımıyla yürüyordu artık… Olsun, hayattaydı ya, Bekir hiç yüksünmeden babasına da bakıyordu gözü gibi…
Küçük Mehmet’i de büyümüş askere gidiyordu Bekir’in…
Dualarla yolladılar…
Ama babası ayağa kalkan Bekir, günlerden bir gün onun ölümüyle yıkıldı… O dev gibi baba, küçücük bir tabutla gönderiliyordu mezara…
Oğlundan gelen iyi haberlerle mutlu oluyordu Bekir artık…
Ama o 19 Ekim günü var ya, o 19 Ekim günü…
Çukurca’dan gelen o zalim haber, o beter haber, o yıkılası haber…
Nasıl öğrendiğini bana anlatırken ikimizin de boğazına düğümlenen hıçkırıklara hâkim olamadık…
Ne söyledi, neler anlattı, hatırlamıyorum…
Tek gördüğüm, küçük, küçücük kalan Bekir’in kızarmış, ağlamaktan kıpkırmızı olmuş gözleriydi…
Kelimelerle oyun oynayan ve kendini söz ustası sanan ben, söyleyecek kelime, edecek laf bulamıyordum.
“Acı hepimizin”, “vatan sağ olsun”, “şehitlerin yeri” filan gibi beylik laflara Bekir’in hiç ihtiyacı yoktu…
O, her şeyi hissediyor, her şeyi zaten biliyordu…
Kapılardan geçmeyen oğlunu, o küçücük, aynı tabutta, daha birkaç ay önce kaybettiği babasının yanına göndermişti…
Tek farkla, küçük Mehmet’in tabutu bayrağa sarılmıştı…
İki Mehmet’in Cennet’e buluştuğuna zaten inanıyordu…
Şehit babası olmanın verdiği gururla, vakur bir şekilde omuzlarını dikleştirdi Bekir, ikimiz aynı anda ellerimizi semaya kaldırdık ve Mehmet’in ruhuna Fatihalarımızı gönderdik…
Ruhu şad olsun…

Sonuç: Bu hikâye Çukurca merkez ve Kekliktepe’de 19 Ekim günü şehit olan 24 erden biri, Mehmet Ağgedik’in gerçek hikâyesi… Siz ne anladınız, ne kadar anladınız bilmiyorum, ben yazdım işte…
Bekir’in hikâyesi burada bitiyor mu, hayır…
Ama asker Mehmet’inki 19 Ekim’de bir karakolda son buldu…
O hikâyeden aklımda kalanları belki bir gün yine anlatırım.
Şimdilik bu kadar…

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.