AÇILIM SAÇILIM ÜZERİNE

Yazılarımı sürekli takip eden okuyucularım iyi bilirler. Genel olarak mahalli konular üzerine yazı yazarım. Yaşadığımız ilin o kadar yazacak ve gündeme getirecek meselesi var ki, onlar dururken ülke gündemi ile ilgili söz söylemek boşa vakit harcamak gelir bana…


Kaldı ki bu konularda zaten yeteri kadar insan ulusal gazetelerde her gün sayısız yazı yazıyor. Ne gerek var ki değerli hemşerilerimin başını ağrıtayım diye düşünürüm.
Ancak, son günlerde ülke gündemine bomba gibi düşen bu “açılım” meselesi üzerinde ilgili ilgisiz o kadar çok yazı yazıldı ki, ben de düşündüm taşındım “benim neyim noksan, bir şeylerde yazarak bu tartışmalara ben de katılayım dedim. Oysa bugün yazacağım ve sıraya koyarak not aldığım o kadar Elazığ meselesi vardı ki, bunları irdelemezsem gündemden düşecek ve bir hafta sonra unutulup gidecek ama ne yapayım duramadım bende yazacağım işte…
Bir kere bunun adından bir şey anlamadım. Önce “Kürt Açılımı” dediler, sanırım gelen tepkiler üzerine, adı “Demokratik Açılım” oldu. 

Böyle ülke geneline şümul bir ad oluyor galiba… Öyle ya, Diyarbakır’daki vatandaşın açılıma ihtiyacı var da Manisa’dakinin yok mu?
Açılım lafının söylendiği ilk günden itibaren bunun ne olacağı konusunda ortada bir metin yok. Hükümetin bir görüşü yok… Bırak yol haritasını, bir adres tarifi bile söz konusu değil. Peki, neyi açıyoruz, o hiç belli değil…
Öte taraftan bu konuda kendilerine ortak bulmak isteyen iktidara, karşı tarafın tavrı ve tarzı ile ilgili kamuoyunun, özellikle de yazar- çizer takımının yaklaşımı da hiç hoş değil.
Sen ortaya bir şey koymuyorsun, söylediklerin yeniler yutulur laflar değil, ama sana muhalif bir-iki kelam edene de ağza alınmayacak her türlü hakareti ediyorsun veya ettiriyorsun.
Oysa biz Türk Milleti olarak eleştiri kültürünü özümsemiş, bunu baş tacı etmiş bir millet değil miyiz?
Bize “Hatanı hatırlatana hürmet et” felsefesi öğretilmedi mi?
Oysa Sayın Başbakanın muhalefetin söyledikleri karşısında sinirlenerek, ağza alınmayacak lafları söylemesi “uzlaşma” kavramı ile ne kadar örtüşüyor bilinmiyor.
Burada yapıcı, sakinleştirici ve uzlaşmacı olması gereken Sayın Erdoğan değil mi? Ama o ve kurmayları “Yangına körükle giderek” açılacak kapıları tekmeyle kapatıyorlar.
Son yıllarda gerek siyasette gerekse günlük hayatta tartışmalar hep “eleştiri” ile “hakaret” arasındaki ince çizginin belirsizliğinden kaynaklanıyor.
Oysa yapıcı olması kaydıyla yapılan eleştirilere saygı duyulmalı, ciddiye alınmalı ve üslup bozulmamalıdır.
Çünkü yerinde ve zamanında yapılan eleştiri iyi algılanırsa doğruların gün ışığına çıkmasına yardımcı olur.
Toplumda zaten gitgide artan gerginliği azaltmak konusunda görev başta sayın başbakana düşmektedir.
Asıl konuya gelecek olursak… Yani “açılıma” …
Vallahi söylenecek o kadar şey var ki, bakıyorum yine yerim bitiyor. Meseleye giriş yapayım derken sayfa tükendi.
O zaman hükümet kanadından aklı başında olduğuna herkesin inandığı bir ismin dediği ile bu haftalık noktayı koyalım.
Eski bir bürokrat… Özal döneminde Savunma Sanayi Müsteşarı… Demirel döneminde de aynı görevi sürdürdü… Şu an Kırıkkale AKP Milletvekili…
Doğru bildiğini her zaman söylemekten çekinmeyen, lafı eğip bükmeyen biri…
Partisinde kimse kendisini dinlemiyor ama o, görüşlerini geçen basınla paylaştı.
Yazımızı AKP Kırıkkale Milletvekili Vahit Erdem’in süreci belki de en iyi özetleyen şu sözleriyle noktalayalım:

“Kendi halinde, devletle hiçbir sorunu olmayan, bugüne kadar sakin yaşam sürmüş vatandaşlarda bile bir Kürtçülük şuuru oluşturuluyor. İşte bunun içindir ki ‘yöntemde hata var mı yok mu’ diye sormadan edemiyorum.”

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.