Kriz Bize İrticayı Öğretecek mi?

Geçen hafta Türkiye’de yaşanan gelişmeleri değerlendirirken yaklaşan yerel seçimlerin bile geri plana düştüğünü söylemiştik. Durum bugün itibariyle çok değişmedi. Nasıl değişsin ki. Türkiye’de bütün taşlar adeta yerinden oynadı. Sarsılmaz denilen ittifak sarsıldı. Hem AKP hem de cemaat içerisindeki bazı kimseler halen daha şoktan çıkabilmiş değiller.

Öyle ya her şey ne kadar güzel gidiyordu. Basın adeta iktidar partisi ve şürekasının yayın organına dönüştürülmüş Devletin bütün kurumlarına ve sinir merkezlerine hakim olacak şekle getirilmişti. Ülke adeta bir korku imparatorluğu haline dönüştürülmüş vaziyetteydi.

Peki bugün ne değişti? Aslında değişen bir şey pek yok denilebilir. Devlet kadrolarını işgal eden bazı yöneticiler ve görevliler hükümete adeta bir başkaldırıya giriştiler. Bu başkaldırı AKP hükümetinin özellikle Başbakan, akrabaları ve yakın çevresi üzerine oluşturuldu. Bu başkaldırının hareket noktası ise kimsenin ağzını açıp kendini savunamayacağı ve özellikle de İktidarın yani başbakan ve yakın çevresinin en zayıf noktasından “yolsuzluk” noktası üzerinden kuruldu.

Gelinen noktada yolsuzluk yapılmış mı? Soruna herkesin ittifakla “evet yolsuzluk yapılmış” dediği neredeyse gayet net bir şekilde görülmektedir. Ama devamında, peki bu soruşturma bir hesaplaşmayı da içerisinde barındırıyor mu? Sorusu sorulursa, yine ittifakla “evet bu işte bir art niyet var” cevabı verilmektedir.

Yaşanan olayları içerisinden çıkılmaz hale getiren işte bu çelişkidir. İktidarın gizli veya aleni ittifak halinde olduğu cemaat üyeleri (özellikle emniyet ve yargı mensupları) on bir yıllık AKP iktidarı boyunca olup biten yolsuzlukları 17 Aralığa kadar görmezden gelmiş, yaşanan çekişmeler ve güç çatışmaları sonucunda bu tarihte iktidarı yolsuzlukla suçlamak iddiasıyla harekete geçmişlerdir. Bu bakımdan olaya bu açıdan yaklaşıldığında yolsuzluk iddiasıyla harekete geçenlerin de pek sütten çıkmış ak kaşık olmadıkları söylenebilir.

AKP kanadına baktığımızda her ne kadar yetim hakkı yemeyiz yedirmeyiz edebiyatı yapıyor olsalar da pek masum olmadıkları, boğazlarına kadar kirli işlere battıkları şu an itibariyle gördüğümüz kadarıyla su götürmez bir gerçektir.

Kim haklı kim haksız mahkemeler karar versin deseniz, yargıya kimsenin güveni yok. Güven olmadığı gibi Balyoz, Ergenekon ve Şike davalarının bile tezgah olduğu söylentileri ayyuka çıkmış, bu davaların yeniden görülmeleri gerekir denilmeye başlanmış durumdadır.

Bunun tam tersi söylense, yani “hayır banka müdürünün evindeki kutularda para çıkmamış, bakanın oğlunun evinde para da para sayma makinesi de yokmuş hepsi iftira” derseniz hiç kimse inanmaz. Çünkü mızrak çuvala sığmıyor misali bir durum söz konusu.

İşin aslına bakmak gerekirse kısaca olay şudur: Hükümet yolsuzluğa bulaşmıştır. İddialar büyük bir ihtimalle doğru çıkacaktır. Ancak bunu ortaya çıkaran polis savcı hakim üçgeni de o kadar masum değildirler. Yolsuzluk soruşturma veya incelemesi iki yıldan beri devam ediyor ise neden cemaat- AKP geriliminin doruk noktasına ulaştığı bir anda harekete geçtiler. Daha ilginci Emniyette bu soruşturmayı sürdüren polisler, savcı ve hakimin cemaat mensubu oldukları iddiası da ayrı bir problemdir. Bu kadar tesadüf mü olur?

AKP iktidarı, askeri vesayeti, yargı vesayetini bitiriyorum diye diye kendini vesayet altına almış haberi olmamış. Şimdi bas bas bağırıp ağlaşıyorlar. Yok faiz lobisiymiş, uluslar arası çeteymiş, yok İsrail’miş yok efendim CİA ‘miş diye. Sevsinler sizi. Uyduruk ifadelerle, gizli tanıklarla yüzlerce insan hapislere atılırken aklınız neredeydi. Erzincan Cumhuriyet Baş Savcısı sizin şimdi yapmak istediklerinizi yapmaya kalktı adamı neredeyse idamı geri getirip asacaktınız. Şimdi kafanıza tuğla mı düştü birden bire fikir değiştirdiniz.

Bu kriz Acaba Türkiye’ye neler getirir, Türkiye’den neler götürür sorularının cevabı bu bakımdan önem kazanmaktadır. Neler götürdüğü sorusunun cevabı gazetelerde çarşaf çarşaf yazıyor. Onun için uzatmaya gerek yok.

Neler getirir sorusunun cevabı bu noktada önemlidir. Bana göre bu krizin Türkiye’ye oldukça önemli faydaları da olacaktır. Bunların başında da din ile siyasetin neden biri birinden uzak olması gerekliliğini anlamamız olacaktır. Laikliği yıllarca bir başörtüsü meselesine (olumlu veya olumsuz) indirgeyenlerin yüzünden bu ülke çok sıkıntı çekti. Ancak görülecek ki laiklik sadece başörtüsü veya kuran kursuna karşı çıkmak değilmiş. Anlaşılacak ki laiklik imam hatip okullarına karşı çıkmak değilmiş. Peki ne olduğu anlaşılacak: Siyasette tarikatların, cemaatlerin yerinin olmadığı, şeyh mürşit, kanaat önderi vs. türünden insanların siyasi alanlardan ve devlet kadrolarından uzak olmaları gerektiği anlaşılacak. Çünkü bu alan Müslümanın Allah’ın rızasını kazanmaya çalıştığı bir alandır. Allah’ın rızasını almak için de illaki devlet memuru olmaya gerek yoktur.

Devletin memuru amirlerini, subayı komutanlarını, polisi müdürlerini, dinleyeceği yerde şeyhini dinlemeye onun emirlerini yerine getirmeye başlarsa bu ülkenin hali ne olur siz karar verin. Düşünsenize Hakan Şükür birileri istedi diye milletvekili oluyor yine birileri istedi diye milletvekilliğinden istifa ediyor. Peki Hakan Şükür ve onun gibi her hangi biri Genel Kurmay başkanı olsaydı ne olacaktı?  Bu kadar olayların büyümesine gerek kalmayacak gelecek bir telefonla doğrudan darbe yapacaktı demek ki.

Sonuç olarak her şer’de bir hayır vardır diyelim. İnşallah yaşadığımız bu krizden ülkemiz güçlenerek çıksın diye dua edelim.

 

NOT: Laiklik ve Din-Devlet ilişkileri konusunda inşallah bir yazı kaleme aldığımızda konuyu daha detaylandıracağız.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.