İki Yanlıştan Bir doğru Çıkmaz

İki Yanlıştan Bir doğru Çıkmaz

Ergenekon, Balyoz gibi davaların yeniden görülmesi gerektiği tartışılıyor. Davalar yeniden görülür mü görülmez mi belli değil. Ama bu davalarla ilgili iddianameleri ve savunmaları okuyunca gerçekten de bazı konularda haksızlıklar olabileceği izlenimine kapılıyorsunuz. İzlenim diyorum ama bu hususlar yüzlerce insanın hapse atılması için sebep teşkil etmiş. Yani yabana atılacak tarafı da yok anlayacağınız.

Ergenekon, Balyoz, ve Şike davaları Türkiye’nin gündemine oturduğu günleri hatırlayınız. Bütün subaylar darbeci, bütün Fenerbahçeli yöneticiler de şikeci ilan edilmiş, kamuoyunun gözleri önünde bir linç yaşanmıştı. Daha savcılar iddianamelerini hazırlamadan görüntüler ve belgeler birileri tarafından basına servis ediliyor ve kamuoyu daha haklarında iddianame bile yazılmamış olan bu kişiler hakkında yanıltılıyor ve suçlu olarak kabullenmeleri sağlanıyordu.

Örnek verecek olursak: Erzincan Cumhuriyet Baş Savcısının tutuklanması üzerine Erzincan’a gelip incelemeler yapan CHP’li bir milletvekili bu ziyaretinde davanın önemli tanıklarından birine (Munzur kod adlı) rüşvet verdi denildi. Bu kamuoyuna öyle bir sunuldu ki herkes de inandı. Ancak sonradan ortaya çıktı ki Milletvekilinin kaldığı otele onlarca adam gelip kendisini ziyaret etmiş. Bunlardan biri de kendisinden yardım istemek amacıyla görüşen bu gizli tanıkmış. Otelde ki görüşme gizlice kayıt altına alınarak milletvekiliyle bu gizli tanık biri biriyle irtibatlandırılmış. Ancak işin doğrusundan kamuoyunun büyük bir çoğunluğunun hiç de haberi yok.

Aynı şekilde şike davasında Sivas spor kalecisine gol yemesi için bir araba alındığı ve dikkat çekmemesi için de kalecinin değil de kız kardeşinin üzerine ruhsatının işletildiği söylendi. Kamuoyu kendi adından nasıl eminse bundan da o kadar emin oldu. Ancak mahkemede kaleci nüfus kütüğünü ibraz ettiğinde işin aslı ortaya çıktı. Ne mi? Kaleci Korcan’ın kız kardeşi yoktu.

Bu sadece iki basit örnektir. Hatırlayın Erzincan Cumhuriyet Baş savcısı ne yaptı da tutuklanıp hapse atıldı. Bir de bugün yaşadıklarımıza bakın. Hükümet şu anda Erzincan Baş Savcısının yaptığını yapmaya yani cemaati tasfiyeye çalışmıyor mu?

Albay Dursun Çiçek’e ne diyeceksiniz şimdi? Albayın yaptığı suç ise bugün Başbakan başta olmak üzere Bakanlar ve diğer bürokratların Cemaate karşı yaptıkları suç değil midir?

12 Eylül Referandumundan önce HSYK’ yı kıyasıya eleştiren, din ve devlet düşmanı ilan eden Cemaatçiler, bugün (HSYK’yı ele geçirdikleri için) geçmişte eleştirdikleri aynı tutumu sergilemiyorlar mı?

Demek ki yaşanan kavganın tarafları on bir yıl boyunca el ele vererek her şeyi planlı programlı yürütmüşler. Yani işlenen bu yanlışlara her ikisi de ortak olmuşlar. Bu davalar yeniden görülmeli tartışmaları yapılmaya başlandıysa, ortada geçmişte yapılan ciddi haksızlıklar var demektir.

Konuyu fazla uzatmaya gerek yok. Şu kısa örnekler bile gösteriyor ki iki taraf da masum değil. Bir gazetecinin de yazdığı gibi Başbakan ülkeyi büyükşehir belediyesi misali idare etmiş, rahat hareket edebilmek adına da cemaatin kadrolaşmasına göz yummuştur. (Hükümeti anladık ama cemaatin kadrolaşmakla amacının ne olduğu halen daha tartışmaya açılmamıştır). Tekkede çorba bitince de biri birleriyle kavgaya tutuşmuşlardır. Yani iki yanlıştan bir doğru çıkmazdı, çıkmamıştır.

Dindar İle Dinci’yi Ayırmak

Biri biriyle kapışan iki tarafa da bir bakın. AKP dini söylemleri ağırlıklı olarak kullanan bir partidir, Cemaat da aynı şekilde dini bir camia olması ile biliniyor. Ancak bugün itibariyle her iki tarafın da maalesef yüce dinimizi, siyasi amaçlarına ulaşmak için bir vasıta olarak kullandıkları ortaya çıkmıştır.

İşin içerisine din girdiğinde söyleyecek laf da bulamıyorsun. Siyaset olsa “ben bu partiye oy vermem” dersin. “Bunlar falancıysa ben artık falancı değilim” dersin. Çünkü ikrah etmişsindir. Ancak durum din adına olunca “Bunlarınki Müslümanlıksa ben Müslüman değilim” diyemiyorsun.

Su satana sucu, ayakkabı satana ayakkabıcı denilir. Dini bir pazarlama aracı gibi kullanana da kulağa hoş gelmese de “dinci” denilir. Siyaseten bir yerlere gelmek için din bezirgânlığı yapmanın sonu işte yaşadığımız bu krizdir. Dini söylemlerle devlet makamlarına idareci olanlar, rüşveti irtikabı neredeyse resmi hale dönüştürmüş, insanların özel hayatlarına gizli kameralarla girmiş, onurlarını zedelemiş, hatta ölümlerine sebep olmuşlardır.

Artık bu necip millet dindarla dinciyi biri birinden ayırt etmeyi de öğrenmelidir. Bu olayın bize sağlayacağı hayır da belki bu krizi yaşamamızla olacaktır. 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.