Gezi Parkı Meselesi

Türkiye bir haftadır gezi parkıyla yatıp kalkıyor. Cumhuriyet tarihi boyunca belki de böyle bir olay yaşanmamış desek yeridir. Ne Atatürk- İnönü dönemlerinde, ne de Menderes -Özal dönemlerinde meydana gelen böyle bir toplumsal hareket benim kanaatimi göre yok. Taksim’deki Gezi Parkında yapılacak yeni binalardan dolayı ağaçların kesilmesi gerekliliği karşısında başlayan ve çevreci bir hareket olarak görülen eylemler bir anda bütün Türkiye’ye yayıldı. Eylemler kısa sürede şirazesinden çıkarak Hükümete ve özellikle Başbakan’a bir protesto gösterileri haline dönüştü.

Hoş, Başbakan da bu hadiseyi doğru okuyamadı ve yılların siyaset ustası olarak yanlış beyanlar vererek adeta ateşin üzerine benzin döktü. Meşhur inadını ve kibrini bir kez daha sergileyerek olayların mahiyetinin değişmesinde başrol oynadı.

Olayların masumane çevreci bir protesto hüviyetinden çıkarak ülkeyi yöneten hükümete ve Başbakan’a yönlenmesi doğal olarak akıllara başka soru işaretlerini de beraberinde getirdi. Profesyonel bir dokunuş olmasa zaten olaylar bu kadar genişlemezdi. Hele hele Taksim’den Tahrir çıkarma çabası aklın almayacağı, insanı dehşete düşürecek derecede tedirgin edici bir husustur. Bu söylemlerin veya marjinal gurupların meydanlarda görünmesi tabii ki masumane protestocuları ve hiçbir siyasi amaç taşımayanları göz ardı ettiremez. Asıl kulak verilmesi gereken kesim de zaten bu kesim değil midir?

İşte olayların ilk başladığı anlarda meydanlarda olan insanların ne düşündükleri ne demek istedikleri doğru analiz edilmeliydi. Başbakan’ın güçlendikçe artan kibri, dediğim dedikçi tavrı zaten ülke insanlarının içten içe tepkisini çekmekteydi. Başbakan ülkeyi yönetirken ekonomi sağlık, bayındırlık, ulaştırma vs. gibi alanlarda yapılan yatırımların başarısını doğal olarak sahiplenmektedir. Ancak bunlarla yetinmeyip bu ülkenin rejiminden, Cumhuriyetin kurucularından, tarihi şahsiyetlerinden de şikayet etmesi onları aşağılaması, (Faşistliklerinden tutun ayyaş nitelemelerine kadar) toplumda içten içe bir tepkinin oluşmasını beraberinde getirdi. Daha sonra toplumun sosyal yaşantısına yönelik “siz kendinizi kontrol edemezsiniz durun ben size bin nizam vereyim” misali uygulamalara kalkışması her şeyin üzerine tuz biber ekti.

Misal, Başbakan’ın canı Taksim’e AVM, rezidans veya Cami yapmak istedi diye bunlar hemen yapılmaz. Kamuoyunun fikrini alırsın, Belediye kurullarında değerlendirirsin genel kabule göre bir şeyler yaparsın. Bu türden uygulamalarda “ben istersem yaparım” zihniyeti ancak mutlakıyet (veya padişahlık) rejiminde olur. Nitekim Mahkeme de bu konuyla ilgili olumsuz kararını 31 Mayıs’ta verdi. (Gerçi Başbakanımız Mahkeme kararını da tehditkâr bir üslupla eleştirdi ya neyse).

Başbakan yurtdışı seyahatinde, Başbakan vekili Cumhurbaşkanıyla görüştü sonrasında da özür dilemek erdemini gösterdi. Bu tavrı gerçekten takdir etmek lazım. İnşallah Başbakan döndükten sonra vekilinin tavrını sergiler ve olaylarda yatışmış olur. Protestoculara gelince onları da tebrik ve takdir etmek lazım. Ancak demokratik protesto hakkını kullanan bu vatandaşlarımızın Hükümet istifa demeleriyle de demokratik bir ülkede hükümet istifa etmez. Burası muz cumhuriyeti değil. Organize olmaya devam etsinler. Seçim sandığı önlerine geldiğinde aynı duygularla oylarını kullanıp hükümeti işbaşından uzaklaştırmanın gereğini yapsınlar. Öyle makarnayı, kömürü gördüklerinde hemen düşüncelerinden vazgeçmesinler.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.