Dersim Özrü Yeterli oldu mu?

Dersim tartışmaları halen sürüyor. İlginçtir, Dersim harekatını hiç gündeme getirmemesi gereken bir siyasi görüşün içinden gelen Başbakanımız sürekli mevzuyu kaşıyor ve derinleştiriyor. Hesap sorması gereken ve olayın mağdur tarafı olan kişi olarak da CHP genel başkanı hesap sorulan ve hesabı vermesi gereken kişi olarak lanse ediliyor. 

Sayın başbakanımız bu harekatlar sonucu ölen ve sürülen Dersim’li alevi vatandaşlarımızın mağdur olduklarını ve özür dilenmesi gerektiğini söyleyerek ardından da özür diledi. Ancak hiçbir bilimsel sonuca dayanmadan bu özrün alelacele dilenmesi kafalarda soru işaretleri bıraktı ve Dersim’liler de dahil kimse tatmin olmadı. Nasıl tatmin olunsun. Belge diye çıkardığı şeylerin hiç biri arşiv malzemesi değil. Hele Necip Fazıl Kısakürek’in “Son Devrin Din Mazlumları” isimli kitabını görünce şaşırdım kaldım. Üstad Necip Fazıl büyük bir şairdir ama büyük tarihçi değildir. Kaldı ki bu konuda bir otorite de değildir. Jandarma umum komutanlığının raporu ise herkeste mevcut bir rapor olup, Kaynak Yayınlarından yayınlanmış bir kitaptır. 

Biz geçen yazımızda Arşivin açılmasını istedik. Arşiv kapalı mı peki? Aslında değil. Arşivlerde çalışabilmeniz için öncelikle akademik bir gerekçe sunmanız gerekiyor. Öyle kafasına esen kütüphaneye gidip kitap ister gibi “Dersim harekatıyla ilgili birkaç belge verin de okuyayım” niyetiyle arşivlerde çalışamaz. Bu konuda çalışan birçok kişi vardır. Bu kişilerin çalışmaları da yayınlanmış piyasada satılmaktadır. Ancak bazı kişiler veya guruplar bu araştırmaların yanlı olduğunu iddia etmektedirler. O zaman ne yapmak lazım? Araştırmacılara verilmeyen belgeler varsa onları da hizmete sunup, buyur kardeş gel sen de çalış demek lazım. 

*** 

Ben bu konuda araştırma yapmış uzman bir kişi değilim. Ancak Dersim harekatı’nın tarihi zeminiyle ilgili elbette kendi fikirlerim vardır. Benim dikkat çekmek istediğim nokta da şudur: Nasıl ki Musul meselesinin Lozan’da hararetle tartışılırken Şeyh Sait isyanının çıkması tesadüf değilse II. Dünya savaşının çıkmasına ramak kala ve Hatay meselesinin sonlarına gelinmişken Dersim isyanının ortaya çıkması da tesadüf değildir. 

Türkiye Cumhuriyetinin Lozan’da Musul’u isterken en önemli argümanlarından biri de bölgede yaşayan çok sayıda Kürt Müslüman nüfustur. Türk delegasyonu özellikle Türkiye Büyük Millet Meclisinde birçok Kürt mebus olduğunu ve Milli Mücadeleyi Kürtlerle birlikte verdiklerini bu bakımdan özellikle bu mebusların da Musul’un Türkiye’ye katılması ile ilgili büyük bir istek duyduklarını belirtmişlerdi. Bu görüşmeler devam ederken birkaç ay sonra Şeyh Sait isyanı çıkmış ve ayaklanma Dünya kamuoyuna bir Kürt isyanı olarak lanse edilmişti. İngilizler de Lozan’da Türk Heyetine “ Hani Kürtler sizinle beraberdi, öyle ise neden isyan ediyorlar” diye Türk delegasyonunun etkili stratejilerinden birini yok etmişlerdi. 

İşte Dersim isyanı da bu veya benzeri bir zeminde ortaya çıkmıştır. Nuri Dersimi (Baytar Nuri) gibi bir çok İngiliz ve Fransız casusu tabiri caizse bölgede cirit atmaktadır. Türkiye Cumhuriyetini böyle kritik bir dönemde zor duruma düşürmek ve diğer uluslar arası meselelerle uğraşmasını engellemek konusunda Dersimdeki isyan iyi bir fırsat olacaktır diye düşünülmüştür. 

Dersim’in yüzyıllardır itaat altına alınamamış olması da bu konuda işlerini kolaylaştırmıştır denilebilir. Osmanlı döneminde Dersim gibi Gavurdağı bölgesi de itaat altına alınamamıştır. Ancak Cumhuriyet sonrası bu bölge ile ilgili sıkıntılar giderilirken Dersim’de maalesef otorite tesis edilememiştir. Celal Bayar’ın T.B.M.M’ de yaptığı konuşmalarda bu sıkıntılar geniş bir şekilde ele alınıp gerekirse askeri bir harekat yapılacağı defaatle söylenmiştir. Bu konuşmaların duyulmasından sonra Seyit Rıza Atatürk’e bir telgraf çeker ve kendilerinin asi olmadıklarını eğer güvensizlik duyuyorlarsa gerekirse Horasan’a geri dönmeye bile razı olduklarını belirtir. Ancak bu telgraftaki sözler sonradan unutulur ve bölgede görev yapan askerlere ve kamu hizmetlerine saldırılar yapılmaya başlanır. 

Bu aşamaya kadar tartışacak pek bir şey yoktur. Devlete karşı gelirsen Devlet de gerekeni yapar. Ancak gereken yapılırken ölçünün fazla kaçıp kaçmadığı tartışılabilir. 

O dönemde devletin yapısı, idari şekli bellidir. Tek siyasi parti vardır ve bütün siyasi kadrolar bu partinin üyesidirler. Bu bakımdan şu yaptı bu yaptı veya CHP zihniyeti yaptı demek doğru bir yaklaşım değildir.İşte bugünkü yanlış, bu noktada yapılıyor. Eğer bir hata varsa ve bunu yapanlar o günkü CHP’li ise bugünkü CHP’yi suçlayabilir miyiz? Bunu basit bir tarihi örnekle izah edelim o zaman. 

Ermeni tehciri 1915 yılında Osmanlı döneminde oldu ve Padişah Sultan Reşat’tı. O zaman bu işle hiç uğraşmayalım, “Türkler 1.5 milyon Ermeni’yi öldürdü” diyenlere; Osmanlı Padişahı yaptı bize ne diyebilir miyiz? Elbette diyemeyiz. Bunun içindir ki 1915 yılında Ermenilerin öldürülmediklerini bugün halen izah edip bu iddiaların doğru olmadıklarını savunuyoruz. 

Bu bakımdan siyasi manevralar yapmak uğruna devleti zaafa uğratmak hiç doğru bir hareket tarzı değildir. Devlet adına özür dilenecekse herkesin elindeki sıradanlaşmış kitapları belgeleri gösterip özür dilemek ne kazandırır. Bölgede yüzlerce askerin şehit edildiğine dair belgeler kayıtlar var, o zaman onlardan ve ailelerinden kim özür dileyecek. Şehit askerleri, havaya uçurulan köprüleri, yakılan okulları örtbas edip sadece kuru bir özür kime ne fayda sağlayacak. 

Sonuç olarak özrün dilenmesi ancak belirli bir süreç içerisinde yapılan araştırmaların tamamlanması neticesinde oluşan kanaatle olur. Bu özür dilendiği zaman da, şahıslar veya kurumlar adına değil, bütün devlet ve millet adına dilenir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.