Buraya Nasıl Geldik

Yine yürekler dağlandı, yine ülkeye ateş düştü. Bir haftada 30’a yakın şehit tabiî ki sabır taşını çatlattı. Allah bütün şehitlerimizin mekanını cennet etsin kabirlerini nur ile doldursun. 

1984’den beri ülke bu eli kanlı bölücü terör ile uğraşıyor. 2000 yılına kadar silahlı mücadele şeklinde yapılan PKK ile mücadele Son on yılda farklı bir konsepte dönüştü. AB uyum yasalarıydı, sosyal ve siyasi haklardı, açılımdı derken terör örgütü gemi azıya aldı ve terör her geçen gün arttı ve ciddi önlemler alınmasa daha da artacak görünüyor. 

Buralara nasıl geldi ülke? Herkesin gözü önünde cereyan eden olaylar ve taviz üstüne verilen tavizler bu hale getirmedi mi? Terör sıfır noktasına gelmişken siyasi ve sosyal haklar adı altında yapılan ve yürürlüğe giren uygulamalar (hadi bunların bir kısmı mantıklıydı diyelim) ile terör örgütü ve sivil uzantıları daha da şımartıldı. 

Siyasi çözüme katkısı olacak diye beklenilen ve umut bağlanan PKK uzantısı parti meclise bile bu uğurda girdi. DTP-BDP adı ne olursa olsun bu parti örgütün kontrolünden hiçbir zaman çıkamadı ve bunun üstüne bir de birçok provokasyona imza attı. Bu provokasyonlarda devletin polisini bile tokatladılar. Ne yaptı Türkiye Cumhuriyeti? Hiçbir şey. Polis tokatlayanı da dâhil hepsi tam kadro mecliste yine yerlerini aldılar. Bunlar yetmedi Terör örgütü ile müzakere edildiği dedikodusu ortaya yayıldı. Şerefli şerefsiz tartışmaları başladı. Olay tam unutulmuşken ortaya çıkan gerçek hepimizin kanını dondurdu. Devlet sadece örgütün elebaşı ile değil aynı zamanda onun dışarıdaki uzantıları ile de irtibata geçmiş ve görüşmelerde bulunmuş diye. 

Görüşülür görüşülmez hadi bundan vazgeçtik. O zaman niye inkâr edildi. Utanılacak veya devleti küçük düşürecek bir iş ise o zaman neden görüştünüz. Görüşüldüğü ortaya çıkınca da neden “bu görüşmeler devletin alî menfaatleri içindi” demek ne oluyor.

Bu görüşmelerin ve görüşme isteğinin altında yatan sebep ise açıkça görülüyor ki açılım adı verilen bir garip proje. Bu proje uğruna Habur rezaletini ve acısını yaşattılar bu ülkeye. Projenin adına da açılım değil “Barış ve kardeşlik projesi” dediler. İşte çok açık ve net bir şekilde artık barışın ve kardeşliğin ne olduğunu en son geçen hafta gördük. Bundan sonra Allah bizi yeni barışlardan ve yeni kardeşlerden korusun diye dua etsek iyi olacak.

İşte terör örgütünün kanlı eylemlerinin artmasının sebebi de aslında bu açılım denilen zırvadır. Açılım diyerek, örgüt elebaşlarıyla temas eder fikirlerini alır ve sonra da açılımı yanlış yaptığını anlayıp askıya alırsan onlar da ellerine geçirecekleri fırsatı kaçırmamak için böyle yaparlar. Yani seni açılmaya zorlarlar. Başka şekilde söyleyecek olursak: Terör Örgütü Kürt meselesi üzerine atılacak her adımda müdahil ve muhatap alınmak istiyor. “Bu işin çözülebilmesi ancak beni muhatap alırsanız mümkün olur” demeye getiriyor. Bunu iyice anlamamız için de bu kadar kanı döküyor. 

1984’ den beri devam eden bu kanlı terörün nasıl durdurulacağı konusunda yüzlerce kitap yazıldı. Binlerce TV programı yapıldı, uzmanlar filan herkes konuştu. Halen konuşuyorlar. Bu yazanların konuşanların hiçbiri önce siyasi çözüm olsun sonra PKK zaten dağılır veya yok edilir demedi. Ortada böyle bir yalın gerçek varken, önce siyasi çözüm sonra örgütü yok etmek ve dağılmasını beklemek enayilik değil de nedir? Böyle bir şey olur mu? Hele terör örgütünü bir ortadan kaldır, sonra verilecek her türlü hakkı ver reformlarını yap. 

Örgüt zaten bölgeyi korkuyla sindirmiş. Kendisini desteklemeyenler bile destekler görünüyor. Bazı şehir ve ilçeler örgütün sivil uzantılarının ve dolayısıyla örgütün kontrolüne geçtiği söyleniyor. Eğer böyleyse örgütün mücadelesi artık gerilla mücadelesine tam anlamıyla dönecek demektir. Nedir Gerilla mücadelesi: Ülke içerisinde kendine ait ve devletin kontrol edemediği bir coğrafya yaratmak, halk desteğini arkasına almak. Böyle bir durum yoksa da olmak üzere değil mi? 
Şimdi diyeceksiniz ki olur mu öyle şey? 

Tabi ki böyle dersiniz. Belki siz bilmezsiniz aziz okuyucularım. Biz Selanik’i kaybederken de aynen böyle demiştik. “Hadi canım olur mu öyle şey” diye, Osmanlı Mebusan meclisinde bir mebus haykırmıştı, böyle olursa Selanik’i kaybederiz diyen kürsüdeki konuşmacıya
Gümülcine’yi, Üsküp’ü kaybederken de böyle demiştik. Yarın buna da alıştırırlar bizi. “Selanik’i, Gümülcine’yi Manastır’ı hatta bütün Balkanlar’ı kaybettik bize ne oldu ki. Hakkari’yi Şırnak’ı kaybetsek ne olur. Canını sıkma, bak ülkede ekonomik kriz yok, İsrail Başbakanını daha geçen gün tokatladık, Mısır’da Tunus’da bizi çok seviyorlar. Belki ülkemizin şeklini bozduk ama bak Ortadoğu’yu biz şekillendiriyoruz. Filistinli kardeşlerimizin sorunlarını çözdük bağımsız devlet olacaklar, siz hala Hakkari diyorsunuz” derler. Bunu dediklerinde de bizim yelkenler iner kulaklarımız sağır, gözlerimiz kör, burnumuz en pis kokuyu alamayacak kadar koku almaz olur. 
Basiretimiz, ferasetimiz ne olur derseniz. 

Ben size var mı ki? Derim. İnanmıyorsanız etrafınıza iyice bir bakın.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.