10 KASIMDA ATATÜRK’Ü HATIRLAMAK

Birinci Dünya Savaşı Mondros Mütarekesiyle bittikten sonra Osmanlı Devleti için de kara günler başlamıştı. 15 Mayıs 1919’da İzmir’den başlayan ve acımasızca süren Yunan işgali karşısında İstanbul’daki hükümet halkına Yunanlara mukavemet edilmemesini tembih ediyordu. Hatta işi büyütüp Yunan işgalcilerini Allahın bizi cezalandırmak üzere gönderdiği azap ordusu olabileceğini söyleyenler bile vardı. Batı Anadolu’da ki bazı insanlar “Biz Rumlara 600 yıldır ne yaptık ki onlar bize ne yapsın” diye işin ciddiyetinden uzak davranıyorlardı. 
Başta Yunanlar olmak üzere vatanı işgal eden güçlerle kim savaşıyordu?. Kendilerine Kuvva-yı Milliye adını veren vatanseverlerden oluşan bir milliyetçi gurup. Peki kendi devletleri olan Osmanlı onları ne gözle görüyordu? 
Hain, asi, İslam’a ve Padişaha ihanet etmiş ve Cehennemi hak etmiş eşkıyalar. 
Hatta Kuvva-yı Milliyecilerin hain, asi ve idama mahkum edildiklerini belirten ferman ve Fetva İstanbul’daki matbaalarda yüz binlerce adet basılıp uçaklarla şehirlerin üzerlerine serpilip dağıtıldı. Çok komiktir (trajikomik tabi) fetvada Osmanlı şeyhülislamına şu sorulmaktaydı: “Padişahımız askerlerinden olup Kuvvacılarla çatışırken ölenler şehit yaralananlar gazi midir?” Şeyhülislam cevap veriyor: 
El-cevap Evet. 
Yani fetvada Yunanlarla savaşmaktan değil Kuvva-yı Milliye ile savaşmaktan bahsediliyordu..
Sonuçta kim haklı çıktı hepinizin malumudur. Hain ve eşkıya diye nitelendirilen ve Mustafa Kemal Paşanın liderliğini yürüttüğü Kuvva-yı Milliyeciler işgalci güçlerinin sepetlerini ellerine verip memleketlerine geri gönderdiler. Arkasından yeni bir devlet kurdular. Kul taifesi veya reaya (sürü demektir) diye nitelendirilen halkı vatandaş statüsüne getirdiler. O halkın kendi kendini idare edebilmesi için Cumhuriyet rejimini benimsediler. Bunlar ben yaptım oldu mantığıyla kolayca yapılmadı uzun bir süreç gerekiyordu ve neticede bu süreçte uzun müzakereler oldu. 
Kimlerle mi? Eşkıya ile değil elbette. Başta İngiltere olmak üzere bütün Batılı Devletlerle. Kısacası Türkiye Cumhuriyeti Dünya savaşının galibi olan devletlerin itirazlarına, yarattığı olumsuzluklara rağmen yine kendilerinin kabul etmek zorunda bırakılmalarıyla kuruldu. 
Günümüzde Lozan’ın maalesef Sevr Anlaşmasından daha kötü şartlar içerdiğini yazan ve günde yüz binlerce satan gazetelerde yazı yazan tarihçi bozması gazeteciler var. Bunların zoru nedir anlamak mümkün değil. Acaba Sevr’i Padişah, Lozan’ı da Atatürk imzaladı diye mi hazretlerin zoruna gidiyor. Yoksa demokrasi, cumhuriyet, laiklik gibi kavramlar bu hazretlerin hazımsızlık çekmelerine mi sebep oluyor acaba? Benim tavsiyem hazımsızlık çekiyorlar ise bir bardak soğuk sodaya yarım limon sıkıp içsinler. İyi gelecektir. Eğer iyi gelmez hazımsızlık geçmezse beyinlerine format atmaları gerekecektir. 
Dikkat edin son zamanlarda bir Vahdettin modası başladı. Cumhuriyete, demokrasiye ve laikliğe antipatisi olanlar Atatürk’e açıktan saldırmak yerine Padişah Vahdettin’i ısrarla göklere çıkarmakla meşgul. Vahdettin parlatılacak ki (tabi Osmanlı cilasıyla) Atatürk ve onun yaptıkları küçülsün. İşin doğrusunu yukarıdaki satırlar size anlatmıştır umarım. Padişah halkının artık ölmemesi ve burnunun dahi kanamaması için İngilizlerle iyi geçinmeye çalışmaktadır. Bu suretle Dünya Savaşından yenik ve her şeyini kaybetmiş bir şekilde çıkmış olan ülkesini ve tebasını bu şekilde ayakta tutacağını sanmaktadır. Ama Kuvva-yı Milliyeciler ise bunun tam tersini düşünmektedir. Hiç kimse Padişaha “Ne yapsın adamcağız çaresiz kalmış İngilizler tepesine binmiş her şeyi ona yaptırmışlar” demesin. Savaş meydanlarında ölen I. Murat ve Kanuni Sultan Süleyman da padişahtı. Kanuni’nin canı kıymetli değil miydi 75 yaşında Zivetgar seferine çıktı ve orada hayatını kaybetti. Padişah Vahdettin kendisi veya bir şehzadesini Mustafa Kemal yerine Anadolu’ya gönderseydi ya. Yemin ediyorum Mustafa Kemal Milli Mücadele için Anadolu’da etrafına 1.000 adam topladıysa, en aciz Osmanlı şehzadesi onun yerinde olsa 100.000 kişi toplardı. Ama hanedanın veya Padişahın buna bile gözü kesmemiştir. 
Zaten Atatürk Gençliğe hitabesinde ne diyor: “Ülkeyi yönetenler, gaflet (ihmalkârlık, umursamazlık) dalalet (doğru yoldan çıkma) ve hatta hıyanet içerisinde olabilirler. Bu ahval ve şerait altında dahi senin vazifen…” Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere hainlik aşamasına gelmeden önce gaflet ve dalalet aşamaları vardır. İşte Padişahı da bu iki aşamadan birine oturtabiliriz. Zaten Mustafa Kemal de Nutkunun hemen ilk sayfasında “Padişah içinde bulunulan durumdan çıkabilmek için deni tedbirler aramaktaydı” der hain demez. ( “deni” ne demek onu da siz araştırın bir zahmet)
Bitkin yılgın ve yorgun bir halkı organize edip, tekrar savaştıracak azmi aşılamış bir Mustafa Kemal’i o zaman içerisinden çıkartan bu millet ne bugün ne de yarın onu asla unutmayacaktır. Bu vesile ile onu tekrar minnet ve şükranla yad ettik. Ruhu şad mekânı cennet olsun.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.